Hayal Kırıklığı
Yerel seçimler, halkın yönetimle olan ilişkisini yeniden gözden geçirdiği, taleplerini doğrudan ilettiği bir platforma dönüşmüştür. Özellikle büyükşehirlerde değişen yönetimler, halkın beklentilerini yüklenme sorumluluğunu da beraberinde getirmiştir.
Selam olsun satır dostlarıma.
“Yanlış İstek” başlıklı yazımda belirttiğim üzere, toplumların ortak hafızasında yer eden Ramazan ayı gibi belirli zamanlar, yalnızca dini veya kültürel ritüellerle sınırlı kalmaması gereken sosyal sorumlulukların, insani değerlerin ve toplumsal hassasiyetlerin daha görünür hale geldiği dönemlerdir. Bu kutsal ay, yalnızca ibadet ve manevi arınma ile değil; aynı zamanda bireylerin ve kurumların sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gereken özel bir dönemdir.
Ancak ne yazık ki bu yıl Ramazan ayı, ülkemizde siyasetin gölgesinde kalmış, toplumsal beklentilerle siyasi pratikler arasındaki uçurum daha da derinleşmiştir. Genel seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan ismine gösterilen teveccüh, AK Parti’yi ve AK Partili siyasetçileri iktidarda tutabilirken; yerel seçimlerde halkın kimi konulara veya aday isimlerine karşı memnuniyetsizliğini dile getirdiği şeklinde yorumlanabilecek bir sonuç ortaya çıktı. Fakat seçim sonrası oluşan bu mesajın, siyasi aktörler tarafından yeterince doğru okunmadığı ve değerlendirilmediği görülmektedir.
Yerel seçimler, halkın yönetimle olan ilişkisini yeniden gözden geçirdiği, taleplerini doğrudan ilettiği bir platforma dönüşmüştür. Özellikle büyükşehirlerde değişen yönetimler, halkın beklentilerini yüklenme sorumluluğunu da beraberinde getirmiştir. Ancak ne yazık ki bu beklentiler, seçimi kazanan bazı yerel yöneticiler tarafından yeterince karşılanamamış, halkın güvenini zedeleyen uygulamalar kısa sürede gündeme gelmiştir.
“Çapkın Yorgunluğu” başlıklı yazımda da ifade etmeye çalıştığım gündemler, akraba kayırmacılığı, liyakat dışı atamalar, şeffaflıktan uzak ihale süreçleri ve yönetimsel keyfilik, halk nezdinde ciddi bir rahatsızlık doğurmuştur. Üstelik bu durum yalnızca kamuoyunda bir tartışma yaratmakla kalmamış, resmi makamlara yapılan şikâyetlerle adli sürece taşınacak boyutlara ulaşmıştır. Bu gelişmeler, yerel yönetime verilen yetkinin ve duyulan güvenin suistimal edildiğine dair endişeleri derinleştirmiştir.
Ramazan ayı gibi hassas bir dönemde siyasi aktörlerin sorumsuzca kullandıkları dil ve uygulamalar, toplumsal kutuplaşmayı artırmış, kamu düzenini tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. Özellikle bazı liderlerin gençleri sokağa davet eden açıklamaları, kamu görevlilerini hedef alan söylemleri ve hukuki süreçleri provoke edici tarzları, toplumun birlik ve beraberlik ihtiyacına zarar vermiştir. Sonrasında ise yabancı devletlere yapılan çağrı ve şikâyetler ise kabul edilemez hadsizliktir.
Bu tür yaklaşımlar, gençlerin güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelmesine, ailelerin mağduriyet yaşamasına ve kamusal huzurun zedelenmesine yol açmıştır. Oysa siyaset, halkı ayrıştıran değil; bir araya getiren, sorunlara çözüm üreten bir araç olmalıdır.
Ekrem İmamoğlu ismi, halkın teveccühüne layık olma gayreti göstermek yerine, ne yazık ki olgunlaşmamış hayallere odaklandı denilebir. Bu hayati hata iddialara göre Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel kurulunda, mevcut genel başkanın aleyhine yürütülen bir kampanyaya dönüştü. Hatta bu süreç, “Gazi Mustafa Kemal’in partisi” olarak kendisini ayrıcalıklı ilan eden CHP’nin yönetici ve delegelerinin rüşvetle oy verdikleri, maddi menfaat karşılığı hareket ettikleri iddialarının gündeme gelmesine neden oldu.
Bugün gelinen noktada en büyük ihtiyaç, sağduyu sahibi bir toplum ve sorumluluk bilinciyle hareket eden siyaset anlayışıdır. Toplum olarak farklılıklarımızla bir arada yaşayabilme kültürünü güçlendirmeli; siyaseti halkın sorunlarına çözüm üreten bir kurum haline dönüştürmeliyiz. Özellikle genç neslin siyasete olan güvenini yeniden tesis edecek, liyakat, adalet temelinde bir yönetim anlayışı inşa edilmelidir.
Öz benliğimizden kapuk, kültürümüze ve tarihimize aykırı, çatışma dolu gündemler yerine; birlik, beraberlik ve toplumsal huzurun hâkim olduğu bir gelecek dileğiyle…