DOLAR 7,9701
EURO 9,4633
ALTIN 487,38
BIST 10,4074
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Sisli

Çocuk Roketi – Bir Uzay Macerası

Sesli Dinle

Bizi ilgilendiren nokta ise şu Felix kendisi ile yapılan bir röportajda çocukluğunda yaptığı resmi göstermişti. On yaşında dünyanın üstünde paraşütle atladığını resmetmiş ve bir şekilde imgelemi gerçeğe dönüşmüştü.

Çocuk Roketi – Bir Uzay Macerası
22.09.2020
12.660
A+
A-

Sabah erkenden çıkardım sokağa her zaman; sağ cebimde fırıldak namı diğer topaç, sol cebimde de gülle. Ayağımda da her zaman top oynamak için spor ayakkabı olurdu. Bu üç nesne ile sabahı akşam ederdik, öyle bir geçerdi ki zaman yemek aklıma gelmezdi.

Yine böyle oyun şarjörümün dolu olduğu bir öğle sıcağıydı. Hafızam beni yanıltmıyorsa yaz mevsimiydi ve hava çok sıcaktı. Çocukluk arkadaşım Yusuf’la aç susuz yanaklarımız al al bir şeyin peşinde koşarken kulağımda bir el hissettim. Gözüm elin sahibine bakarken diğer elinin de Yusuf’un kulağında olduğunu gördüm. Yusuf’un anneannesi rahmetlik Fetiye Nene pamuk elleri ile kulaklarımızı yakalamıştı. “Sabahtan beri sizi izliyorum, oradan oraya koşturuyorsunuz hiç mi acıkmıyorsunuz? Çıkın bizim dama beni bekleyin geliyorum.” Dedi ve gözden kayboldu. Zaten biz Fetiye Nene’nin elinde büyümüştük muhtemelen midemizi bayram ettirecek bir yemek damda bizi bekliyordu. Fetiye Nene’nin, Mehmet Amca ile küçük bir bakkalı vardı ve mahallede Fetiye Nene ve Mehmet Amcayı bilmeyen yoktu ve bütün çocukların da nenesi dedesi sayılırlardı.

Yusuf’la kim daha önce dama ulaşacak diye dört katı yarışa yarışa çıkarken damda bir sürprizle karşılaştık. Damda çardakta kurulu bir yemek beklerken masaların yan yana birleştirilmiş olduğunu ve sokakta tanıdık akran ne kadar çocuk varsa orada beklediklerini gördüm. Yusuf’la birbirimize baka baka masanın bir kenarına oturup Fetiye Nene’yi bekledik. Ben hala umutla yiyecek bir şey beklerken Fetiye Nene elinde koltuğunun altında kitaplarla geldi. Ben ve Yusuf dahil hepimizin önüne bir kitap koydu. Kitaplara bir baktım Elif-Be Arapça öğrenme kitabı yazıyordu. Fetiye Nine herkesin önüne bir Elif Cüz koyarken bir de tatlı sert paylıyordu. “Bu öğlen sıcağında koşturmaktan bıkmadınız mı? Sıcak dinene kadar Elif – Be öğreneceksiniz.” Dedi. Fetiye Nene’nin eli pamuk gibiydi ama mahallenin de Hanım Ağasıydı, tersi tersti ve ipliksiz nam babam rahmetlik Bedo’nun karşısında duran tek kişiydi mahallede.  Yani Fetiye Nene bir şey istediyse olacaktı.

Ben kafamda yemek hayalleri ile dama koştuğum ve yemek beklentimi; Everest’e, Arş-u Ala’ya, Sidretül Münteha çıkardığım için yemek dışında herhangi bir şey görmek benim hayallerimi yerle bir etti. Nasıl bir anda bu kadar yemek hayali kurduysam ortamdan paralize oldum. Hadi biraz daha mübalağa yapayım Astral Seyahat’e çıktım o kadar yani. “Hadi yemek değil bari bir iki gofret ne bileyim Elvan Gazoz da olurdu şekerimi düşürürdü.” Diye kendi kendime homurdandım.

Fetiye Nine her çocuğun başında bir şey söylüyor bir şeyler anlatıyorken sıra bana geldi. Babam her ne kadar alnı secdeye çok değmeyen birisi olsa da “Lov Anzalna, diye bir dua varmış ezberleyin.”, “Ayet- El Kürsi’yi ezberleyin.”, “32 Farzı bilin, 54 farzı ezberleyin.” Diye diye bize; dua, sûre, farz, sünnet karışık ezberlettiği için Elif Be’yi bir nefeste verdim hem de “tı”, “zı” harflerini “tiğ”, “jiğ” diye kendimce aksanlı bildiğimi sanarak.  İmanın şartını sordu Fetiye Nene söyledim. İslam’ın Şartını sordu; “Şom, Şalat, Hac, Zekat, Eşşedüenla ilahe illallah…” bu da annemin öğrettiği tarzda İslam’ın Şartıydı. Ve onu da söyledim. “Aferin! Sen zaten biliyormuşsun. Al sana gofret.” Dedi. Şimdi marketlerde nostalji gofreti diye satılan gofretten bir iki tane verdi. Her ne kadar şekerimin düşmesi için gofret gazoz arzu etmiş olsam da Fetiye Nene’nin iri iri kesilmiş biberlerle yaptığı menemeni, meşhurdu ve ben gofretleri isteksiz bir şekilde aldım.

“Şimdi boş durma arkadaşların okurken sen Mehmet Amca’nın kitaplığına bak, oradan okuyacak bir şeyler bul.” Diyerek bir kitaplık gösterdi. İsteksiz bir şekilde gofret yerken Kitaplığa göz gezdiriyordum. Temel Britannica, Meydan Larousse’a ilişti gözlerim hiç ansiklopedi okuyacak havam yoktu.   Kalın kitaplar o zaman bana göre değildi, sert kapaklı kitaplar o zaman itici gelmişti. Ta ki başka rafta sıralanmış dergileri görene kadar. O zaman işte “Fenomen” isimli bir dergi gördüm dergilerin arasından. Nosturadamus’u, Erich Vön Daniken’i, Piramitleri, Uzaylıları o zaman Fenomen dergisinden öğrenmiştim. Hoş, Vön Daniken elle tutulur bir adam değildi ama 1968 Baskılı bir kitabını okumuştum “Tanrıların Arabaları” isimli. Dünyada 30 dile çevrilmiş 60 Milyondan fazla kopya satmıştı. O zamanın popüler konuları bunlardı.

Gel zaman git zaman bu kitaplığa Yusuf’la fazla dadanmıştık. Yusuf’ta ara sıra dedem görürse bize elletmez diye gözü hep kapıda olurdu. Kafayı bozmuştuk uzaylılar konusuyla. Zamanla bu gizli saklı uzaylı araştırmamıza Okan da dahil olmuştu. Okan bizden 2-3 yaş büyüktü ama oyun arkadaşımızdı da. Akşamları özellikle eve geç giderdik dayak yiyeceğimizi bildiğimiz halde çünkü yıldızlar ortaya çıkıyordu. Yusuf; Büyük Ayı, Küçük Ayı Takım yıldızını bulurdu. Okan Kutup Yıldızını bulurdu. Büyük Ayı neden cezveye benziyor? Kutup Yıldızını, Güney Yarım küredekiler görmezmiş.  Kutup yıldızı hep sabitmiş tam dünyanın dönüş eksenine rast gelirmiş. Farklı bir şey öğrendiğimiz de koşa koşa birbirimizi bulur bilgi alışverişi yapardık.

Artık gökyüzü konusu olmayan hiçbir konumuz olmaz olmuştu. Bir cuma akşamı, yine yıldızlara baktığımız, yine eve geç gittiğimiz bir akşam cumartesi sabahı erkenden buluşma kararı alarak evimize döndük. Sabah erkenden muhtemelen Ayhanların arka bahçesinde bir araya geldik. Okan 30 yıldır aklımda yer kaplayacak anının oluşmasına neden olan bir soru sordu; “Biz uzaya çıkamaz mıyız?” Eğer, bir film de oynuyor olsaydık bu sorunun arkasından kamera yüzlerimize sıra sıra zoom yapıyor olurdu.

On bilemedin on beş saniye sessizlik oldu.  Yusuf kalemi çizimi kuvvetli birisiydi hemen toprağa bir roket çizdi. “Burası ana kumanda alanı olur, burası kanatlar olur, burası ateşleme sistemi olur, burası şu olur, burası bu olur.” Diye 2-3 metrelik prototip çizdi. “Benzin deposu da lazım. Acaba uzaya gitmek için ne kadar benzin lazım olur ki?” Diye sordum. Üçümüzde aynı anda gökyüzüne doğru baktık. Aramızda yaşça büyük olan Okan’dı ve aritmetik olarak saymayı da bizden iyi olacağını düşünmüş olacağız ki Yusuf’la ikimiz Okan’ın bir rakam söylemesini bekledik ama o sadece dudak büktü. Yusuf dönüp çizdiği roketin altına genişçe de bir depo ekledi. Bunu en iyi benzin istasyonundan öğreniriz dedik. Ben koşa koşa BMX bisikletimi getirdim o sırada birbirimize şimdi ne olduğumuzu hatırlamadığımız talimatlar yağdırıyorduk. Bize en yakın benzin istasyonu yürüyerek uzaktı. Yusuf direksiyonla koltuk arasındaki demire oturdu ben koltuğa bindim hızlıca benzin istasyonuna gittik ve o zaman ki çocuk akılımızla bu soruya en iyi cevabı oradaki pompacının bileceğini sandık. Kimin bileceğini sandık? Pompacının! Evet!

“Abi biz uzaya gideceğiz de acaba ne kadar benzin lazım olur?” Diye bisikletten inmeden sorma gafletinde bulundum.

Tabi adam kendisi ile dalga geçtiğimizi sanacak ki uzayınızda roketinize de bilmem ne yaparım diye kovalamıştı bizi. Çocuk aklı işte kime soruyoruz ki? Sonra, geldiğimizin onda biri kadar hızla geri mahalleye geri döndük. Fetiye Nene epeydir Yusuf’u aramış olacak ki bizi görünce bir sürü kızıp Yusuf’u aldı götürdü. Bense bizi bekleyen Okan’ı unutup yavaş ve mahzun şekilde eve döndüm.

Ne yazık ki bir uzay maceramız maalesef hiç başlamadan bitmiş oldu.

Bundan 8-10 sene önce  40’lı yaşlarında olan Avusturyalı sporcu emekli paraşütçü Felix Baumgartner, gökyüzünden stratosferden yani kırk kilometreden serbest düşüşle atlamıştı. Kırk kilometre yani Everest’in 5 kat daha fazla yükseğinden. Bizi ilgilendiren nokta ise şu Felix kendisi ile yapılan bir röportajda çocukluğunda yaptığı resmi göstermişti. On yaşında dünyanın üstünde paraşütle atladığını resmetmiş ve bir şekilde imgelemi gerçeğe dönüşmüştü.

Neden o mahallede kendisine akıl danışabileceğimiz uzak görüşlülük yetisine sahibi birisi yoktu ki? Ya da neden öyle birisine dahi ihtiyaç duymadan kendi içten yanmalı motorumuzla hayallerimize, umutlarımıza, çocukluğumuza tutunamadık ki? Neden?

Keşke, neden demeyeceğimiz hayatlarımız olsa.

Sahi bunun bir yolu yok mu?

Neyse. Bu melankolik sonla nihayete eren yazıma eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.

Keşke, Neden demeden yaşamanız temennisi ile umutlarınıza hayallerinize tutunmuş olarak kalın.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.