13 Ekim 2026, 01:15:10
Dolar 49,3277
Euro 55,1511
Altın 6.604,04
BİST 12.155,97
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 21°C
Az Bulutlu
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Sal 19°C
Çar 19°C
Per 16°C
Cum 15°C

Yarın Kimin?

Bir ekonomik programın başarısı yalnızca rakamlarla ölçülemez. O rakamların vatandaşın hayatında neyi değiştirdiğine de bakmak gerekir. Enflasyonun düşmesi önemlidir; fakat fiyatların hâlâ yüksek olduğu, ücretlerin temel ihtiyaçları karşılamakta zorlandığı bir ortamda vatandaşın hissettiği rahatlama kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Yarın Kimin?
12 Ekim 2026 15:30
559
A+
A-

Selam olsun siz satır dostlarıma!
Bir ülkede insanın en büyük hayali zengin olmak değil de ay sonunu borçlanmadan getirebilmek hâline gelmişse durup düşünmek gerekir.
Çünkü mesele yalnızca hayat pahalılığı değildir. Asıl mesele, insanın çalışarak kuracağına inandığı geleceğin her geçen gün biraz daha uzaklaşmasıdır.
Sabah evinden çıkıp akşam yorgun dönen milyonlarca insan var. Maaşı yatar yatmaz kirasını, faturalarını, mutfak masrafını hesaplayan; daha ayın başında ay sonunu düşünmeye başlayan insanlar… Çalışıyorlar, üretiyorlar, sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Fakat sıra kendi hayallerine geldiğinde hayat onlara beklemelerini söylüyor.
Peki, insan daha ne kadar beklemeli?
Bir zamanlar çalışmak, geleceğe açılan bir kapıydı. İnsan emek verdikçe evini kuracağına, çocuklarına daha iyi imkânlar sunacağına, yaşlandığında rahat edeceğine inanırdı. Herkesin zengin olması beklenmezdi. Ama alın terinin insanı bir adım ileriye taşıyacağına dair bir güven vardı.
Bugün asıl sorgulamamız gereken, işte bu güvenin ne kadarını koruyabildiğimizdir.
Üniversite bitiren bir genç neden geleceğini başka ülkelerde aramayı düşünsün? Yıllarca çalışan bir aile neden ev sahibi olmayı ulaşılması güç bir hayal olarak görsün? Ömrünü çalışarak geçirmiş bir emekli neden geçinebilmek için yeniden çalışmak zorunda kalsın?
Bu soruların cevabı yalnızca market etiketlerinde değil; ekonomik tercihlerde, gelir dağılımında, fırsat eşitliğinde ve yönetim anlayışında da aranmalı.
Elbette dünyanın ekonomik şartları var. Savaşlar, enerji maliyetleri, üretim giderleri ve küresel gelişmeler ülkelerin imkânlarını etkiliyor. Bunları görmezden gelerek konuşmak gerçekçi olmaz. Ancak vatandaşın yaşadığı sıkıntıyı yalnızca dış şartlarla açıklamak da yeterli değildir. Çünkü yönetmek, şartları anlatmanın yanında o şartlar içinde çözüm üretme sorumluluğunu da üstlenmektir.
Tam burada siyasetin asıl sınavı başlar.
Bir ekonomik programın başarısı yalnızca rakamlarla ölçülemez. O rakamların vatandaşın hayatında neyi değiştirdiğine de bakmak gerekir. Enflasyonun düşmesi önemlidir; fakat fiyatların hâlâ yüksek olduğu, ücretlerin temel ihtiyaçları karşılamakta zorlandığı bir ortamda vatandaşın hissettiği rahatlama kendiliğinden ortaya çıkmaz.
İnsan açıklamadan önce sonucu görmek ister. Verilen sözden önce hayatındaki karşılığı arar.
Üstelik geçim sıkıntısının görünmeyen bir bedeli daha vardır: İnsanlar zamanla büyük hayallerinden vazgeçip küçük beklentilere razı olmaya başlar. Ev almak yerine kirayı ödeyebilmeyi, tatile çıkmak yerine borçlarını kapatmayı, geleceğini kurmak yerine bugünü kurtarmayı düşünür.
Bir toplum için asıl tehlike de burada başlar. Çünkü gelecek umudu zayıfladığında yalnızca tüketim azalmaz; çalışma şevki, toplumsal güven ve yarına duyulan inanç da yara alır.
Siyaset, tam da bu nedenle geçim meselesini sıradan bir ekonomik başlık olarak göremez. Vatandaşın sofrasındaki eksilme, siyasetin öncelikleri üzerine de bir soru işareti koyar.
Kimse her sorunun bir günde çözülmesini beklemiyor. Fakat insanlar yükün adil paylaşılmasını, emeğin değer görmesini ve fedakârlığın yalnızca dar gelirlinin omuzlarına bırakılmamasını bekliyor.
Bunlar bir lütuf değil, toplumsal adaletin gereğidir.
Şimdi yeniden soralım: Çalışan bir insan geleceğini kuramıyorsa, gençler yarınlarına güvenemiyorsa, emekliler yılların emeğine rağmen geçim mücadelesi veriyorsa biz hangi başarıyı, kimin hayatı üzerinden ölçüyoruz?
Bu sorunun cevabı, açıklanan rakamlardan daha fazlasını anlatacaktır.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil, insanlarına nasıl bir gelecek sunabildiğiyle de ölçülür.
Ve unutmayalım; insanın bugünü zor olabilir. Asıl tehlike, yarının da bugünden farksız olacağına inanmaya başlamasıdır.
Bir memlekette insanlar yarını düşünmekten korkuyorsa mesele yalnızca geçim değildir. Asıl mesele, o yarının kime ait olduğudur.

Gazeteci / İş Güvenliği Uzmanı
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.