Yaşam Döngüsü
Ruben Chavez demiş ki; 5 yıl sonra olacağın insan, tamamen bugün okuduğun kitaplara, izlediğin filmlere, dizilere, zaman harcadığın insanlara, tükettiğin gıdalara, alışkanlıklarına ve giriştiğin konuşmalara göre şekillenecek.
Zamanlar, hayatlar ölümler derken geldik doğum gününe. Evet bugün benim doğum günüm. Üniversiteye kadar benim hiç doğum günüm kutlanmazdı, bende çok üzerinde durmazdım aslında. Ama üniversiteden itibaren pasta kesilmeye ufak da olsa sürprizler yapılmaya başlanınca aslında benim için ne kadar önemli ve özel olduğunu görmeye başladım. O zamandan sonra bende elimden geldiğince etrafımdaki insanların doğum günlerini hafızamda tutmaya ve kutlamaya başladım. 30 yaşıma geldiğimde ise 3 gün kutladım doğum günümü. Nedendir bilmem çok özel ve anlamlı geldi bana 30 olmak. “3 basamaklılara geçmek böyle bir şey miydi?” Diye iğrenç espriler yapmaktan da alıkoyamadım kendimi. Büyüdüm, farkındalaştım ve daha mutlu oldum gibi hissettim. Beni nelerin mutlu ettiği, nelerin motive ettiği eskiye göre daha net galiba. Galiba diyorum çünkü değişim devam ediyor hala. Değişimin döngüsüne karşı koymak imkânsız. Bu sene 32 oluyorum yine güzel bir yaşa beni ne gibi sürprizler bekliyor diyerek giriyorum. Geçen gün dinlediğim bir programda John Berger’in Görme Biçimleri kitabından bir alıntı yapıldı. Her şeyi bir arada tutan şey boşluktur. Doğum günü hayat derken bunu şöyle anlamak istedim: hayat dikdörtgen bir resim defteri. Bembeyaz bomboş bir sayfa. Yaşadıklarımız o koca sayfayı doldurmaya başlıyor. Boşluk olduğu sürece bizde hayatımıza yeni heyecanlar ve yaşanmışlıklar ekleme fırsatı buluyoruz. Yani boşluğu anlamlandırıyoruz, kendi hikayemizi yazıyoruz. Aslında ne kadar anlamlı, o boşluk hayatımızdakileri bir arada tutuyor, bize yer açıyor ya da hala yer olduğunu gösteriyor. Büyüdükçe neyi daha iyi anlamaya başladığımı sorguluyorum ya da neler değişiyor hayatımda daha neleri değiştirmeliyim?
Daha çok konuşuyorum artık ama öyle sırf muhabbet olsun diye değil, ne istediğimle ilgili, beni nelerin rahatsız ettiğiyle ilgili, neyi severim nelerden hoşlanmam kısaca kendimi ifade etmekten çekinmiyorum ya da daha az çekiniyorum diyelim. Ayaklarım yere daha sağlam basıyor gibi, ben eğilmeden bükülmeden daha ben gibiyim falan.
Ruben Chavez demiş ki; 5 yıl sonra olacağın insan, tamamen bugün okuduğun kitaplara, izlediğin filmlere, dizilere, zaman harcadığın insanlara, tükettiğin gıdalara, alışkanlıklarına ve giriştiğin konuşmalara göre şekillenecek. Ne kadar doğru bir tespit. İnsan kendini dinlediğinde aslında 1 senede bile ne kadar yol kat ediyoruz, zevklerimiz ve etrafımızdaki insanlardan beklentilerimiz nasıl da değişiyor. Daha çok “kendimiz”leşiyoruz belki de. Artı “el alem ne der? Karşımdakini nasıl daha mutlu ederim?” düşüncesinden daha çok önce “Kendim ne istiyorum? Neyle mutlu oluyorum?” Sorularına bakıyoruz ya da bakmalıyız. Oksijeni önce kendimize sonra etrafımızdakilere vermeliyiz ki biz mutlu olup etrafımıza da daha pozitif ve faydalı olabilelim.
Her doğum günü en sevdiğim şey “doğum günün kutlu olsun mutlu olsun senelerce, sana boncuktan kuş yaptım konacak pencerene” şarkısını söylemek. O kuşun hayallerim olduğunu düşünüp sırayla bana sunulacaklar derim ve yeni hayaller kurmaya başlarım ki seneye konacak kuşlar yeni sürprizler getirsin.
Bu sefer şiirimizi Can Yücel’in doğum günü şiiri olarak seçelim.
Bugün dünyayı istediğin bir renge boya
Rengârenk batan günü al karşına
Bir renk de kendinden kat
Çocuklar gibi saf, temiz ve berrak
Kapat gözlerini bir hikâye yarat
Vazgeçme hissedilir biraz da sıcaklığını kat
Kalbindeki elleri bırakma sıkıca tut
Çünkü varlıktır sevgiye en güzel kanıt
Yalnızlığın saltanatını sür, sür ama
Birikmiş sevginden, herkese bir parça ver
Bir tebrik, bir arama bin umuttur insana
Mutlu yıllar, mutlu yıllar sana…