Haklının Yanında Olmak…
Tarafımızı belirleyen sadece inanç değil, adalet ve hakikattir. Haklının yanında durmak, sadece siyasi bir tercih değil, insan olmanın ve vicdan sahibi olmanın ve medeniyet iddiası taşımanın en temel gereğidir.
Bu cümle bir romandan değil, Türkiye’de yaşanmış gerçek bir olaydan. Bazen bir insanın hikâyesi, bir ülkenin vicdanını anlatır; bazen de bir dönemin gerçek yüzü tek bir cümlede saklıdır:
“Haklı olmak, davayı kazanmak anlamına gelmez.”
Bunu söyleyen kişi sıradan biri değil, davaya bakan bir hâkimdir. Peki, bir insan hem haklı olup hem neden kaybedebilir?
Selam olsun siz satır dostlarıma. On bir ayın sultanı olarak adlandırdığımız Ramazan ayını yoğun manevi duygularla uğurlamak üzereyiz. Ancak bu süreçte, ayın ruhuna aykırı ne çok anlamsız gündem yaşandı.
1990’ların ilk yarısıydı. Devlete emanet edilen çocukların hakkını koruyan bir İl Müdürü, hayatının en ağır sınavlarından biriyle karşı karşıya kaldı. Bir kız yetiştirme yurdu müdürü, İl Müdürüyle özel görüşme talep etmişti. İl Müdürü, yurdu birkaç kez ziyaret edip “Sizi dinliyorum” dese de, müdire ısrarla özel görüşme istedi.
Mesai sonrası, yalnızca bir personel bırakılan makamda İl Müdürü, müdireyi çağırdı: “En özel ortam şu an, sizi dinliyorum.” Görüşmede müdire, sözde önemli makamların selamını iletip çeşitli taleplerde bulundu. İl Müdürü şöyle yanıt verdi:
“Ben Milli Savunma, Milli Eğitim, Tarım ve Orman, Tarım Kredi, Başbakanlık dahil devletin her kurumunda görev yaptım. Beytülmâle el sürmedim, sürdürmedim. Şimdi siz, çocuklarımızın kanı ve bedeni üzerinden makam ve kazanç mı teklif ediyorsunuz?” Şahsı makamından kovdu ve kurum denetimlerini artırdı.
Bunun üzerine İl Müdürü’nün dağa kaçırılarak infaz edilmesi planlandı. İnfazcı bir teklif sundu: “Ya bu kâğıdı imzala ya da öl.” İl Müdürü, emeklilik talep yazısını imzalayarak hayatta kaldı; ailesi de tehditlerden nasibini aldı.
İl Müdürü, yılların birikimiyle dilekçenin iptali için dava açtı. Konuyu Ankara’da birçok kişiye iletti ama yalnızdı. Sonuçta, ölümle burun buruna gelerek tehditle alınan dilekçe yüzünden altı kez emekli edildi; yedi kez yargıdan göreve iade kararı çıktı. Ancak her iadede yeni zorluklar oluştu. Dönemin hâkimlerinden biri, İl Müdürünün yakınına, “Haklı olmak, davayı kazanmak anlamına gelmez” diyebildi.
O İl Müdürünü rahmetle anıyor; ona ve onun gibi vatan, millet sevdalısı insanlara bir Fatiha hediye etmenizi rica ediyorum.
Olayda adı gizli yurttaki kız çocuklarının yurttan kaçması, kaçırılması ve kaybolması yıllar sonra yeniden gündeme gelmiş; hatta Uğur Dündar belki bilerek, belki de bilmeyerek sorumluları aklayan bir habere imza atmıştı.
Yıllar önce bir İl Müdürü, çocukların üzerinden kurulan kirli bir düzeni reddettiği için ölümle tehdit edilmişti. Bugün ise dünyanın farklı köşelerinde benzer kirli ilişkilerin başka biçimlerde karşımıza çıktığını görüyoruz.
“Epstein Adası” dosyaları gibi olaylar, örtülmek istenen ilişkilerin yalnızca küçük bir parçası. Üzeri örtülen her adım, hesaplanamayan yıkımların başlangıcı oluyor.
Manevi duyguların yoğun yaşandığı dönemde bir İslam ülkesine yapılan saldırı, hiçbir uzmanın onaylayacağı bir gerçeklik değildir. Bu durum, dini duyguları artırıp toplumları kahramanlaştırmıştır.
İran meselesinde Türkiye’nin konumu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yanında ki doğru hamle yapan isimler sayesinde şekillenmiştir. Yanı başımızdaki savaşlara rağmen Türkiye, hiçbir çatışmaya sürüklenmemiştir. Füzeler havalarda uçarken, “3. Dünya Savaşı” cümlesi ağızlardan düşmezken bizler ne programlarımızdan, ne şovlarımızdan ne de etkinliklerimizden geri kaldık.
Taraf olmak, dini ya da siyasi değil; haklının yanında durmakla ilgilidir. Efendimiz Hz. Muhammed, henüz peygamber olmadan Mekke’de Hilfü’l-Fudûl anlaşmasına katılarak mazlumun hakkını savunmuş; yıllar sonra peygamber olduktan sonra da “Bugün yine böyle bir anlaşmaya çağrılsam katılırım” demiştir. Bir başka davada, Müslüman değil, haklı olan Yahudi’nin yanında durarak adaletin din değil, hak olduğunu göstermiştir.
Tarafımızı belirleyen sadece inanç değil, adalet ve hakikattir. Haklının yanında durmak, sadece siyasi bir tercih değil, insan olmanın ve vicdan sahibi olmanın ve medeniyet iddiası taşımanın en temel gereğidir.
Yıllar önce bir İl Müdürü, haklı olmanın bedelini hayatıyla ödemeyi göze aldı. Bugün ise aynı sınav hepimizin önünde: Haklıdan yana olacak cesarete sahip miyiz?