1 Ekim 2026, 14:58:51
Dolar 49,0346
Euro 55,6083
Altın 6.594,60
BİST 11.947,18
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
20°C
Hafif Yağmurlu
Cum 19°C
Cts 20°C
Paz 20°C
Pts 20°C

Prof. Dr. Zakir Avşar: "Yapay Zekâ Rekabeti ve Türkiye…"

Prof. Dr. Zakir Avşar: "Yapay Zekâ Rekabeti ve Türkiye…"
1 Ekim 2026 08:22
307
A+
A-

ANKARA – BHA 

Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Yüksek İstişare Kurulu Başkan Vekili ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar, “Yapay Zekâ Rekabeti ve Türkiye…” başlıklı yazısında şu ifadelere yer verdi:

“Yapay zekâ alanında küresel rekabet var. ABD ve Çin bu rekabette başı çekiyor. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sıklıkla vurguladığı gibi bu rekabette geri kalmamak gerekiyor.

Bu kıyasıya rekabet ilk bakışta daha güçlü modeller geliştirme, daha hızlı işlemciler üretme ve teknolojik üstünlük sağlama yarışı gibi görünmekte.

Oysa meselenin bundan çok daha kapsamlı olduğu açık. Yapay zekâ ekonomik üretimden savunmaya, iletişimden kamu yönetimine, eğitimden güvenliğe kadar hayatın birçok alanını dönüştürme potansiyeline sahip olduğu için bu teknoloji etrafındaki rekabet giderek bir teknoloji yarışından yönetim anlayışları ve toplumsal modeller rekabetine dönüşmekte.

Bu rekabetin iki önemli aktörü yapay zekânın taşıdığı riskleri ve bu risklere karşı alınması gereken tedbirleri birbirinden oldukça farklı biçimlerde değerlendirmektedir. Farkın temelinde teknolojik kapasiteden çok devletin toplum ve teknoloji üzerindeki rolüne ilişkin farklı anlayışlar bulunmakta.

Yapay zekâ tartışmalarının önemli bir bölümünde gelecekte insan denetiminden çıkabilecek sistemlerin oluşturabileceği varoluşsal riskler öne çıkarılmakta. Gelişmiş modellerin güvenlik bariyerlerini aşması, kendi yeteneklerini geliştirmesi, siber saldırılarda kullanılması veya biyolojik ve kimyasal silahların geliştirilmesine yardımcı olması gibi ihtimaller bilim kurgu konusu olarak görülmemekte, ciddi ciddi tartışılmakta…

Buna karşılık farklı bir yaklaşımda yapay zekânın kontrolden çıkması öncelikle insanlığın teknoloji üzerindeki siyasal ve kurumsal denetimini kaybetmesi meselesi olarak görülmemekte.

Daha güçlü bir devlet kapasitesinin bulunduğu sistemlerde gerektiğinde dijital altyapının kesilmesi, sistemlerin devre dışı bırakılması, erişimin sınırlandırılması ve sorumluların tespit edilmesi gibi yöntemlerin mümkün olduğu düşünülmekte. Bu yaklaşımda temel varsayım teknolojinin kontrol edilemez bir özne değil devlet tarafından yönetilebilir bir araç olduğu fikrine dayanıyor…

Buradaki ayrım önemlidir. Bir yaklaşım “Yapay zekâ yeterince gelişirse insan kontrolünden çıkabilir mi?” sorusunu merkeze alırken, diğer yaklaşım “İnsanlar güçlü bir teknoloji üzerindeki kontrolü nasıl muhafaza eder?” sorusuna ağırlık veriyor.

Dolayısıyla yapay zekâ tartışması teknik olmaktan çıkarak doğrudan siyasal bir nitelik kazanmış durumda.

Yapay zekânın geliştirilmesi için büyük miktarda veri, gelişmiş çipler, yüksek hesaplama kapasitesi, nitelikli insan kaynağı ve güçlü sermaye lazım. Fakat bunların ötesinde kritik bir unsur da devletin teknolojiyle kurduğu ilişki üzerinedir.

Bir modelde yenilikçi şirketlerin özerkliği, girişimcilik, özel sektör yatırımları ve akademik özgürlükler daha belirleyici olabilir. Başka bir modelde ise devletin stratejik yönlendirmesi, düzenleyici kapasitesi, veri üzerindeki kontrolü ve ulusal güvenlik perspektifi daha fazla ağırlık taşıyabilir.

Yapay zekâ alanındaki rekabeti “kim daha iyi model geliştirecek?” sorusuyla açıklamak yetersiz kalıyor. Daha temel soru “yapay zekâ çağında teknolojik gücü kim yönetecek ve bu gücün sınırlarını kim belirleyecek?” olmak durumunda…

Bu soru da elbette bizi doğrudan siyasete götürmekte. Çünkü yapay zekâ ekonomik verimliliği artıran bir araç olduğu gibi bilgi üretme, karar alma, kamu hizmetlerini düzenleme, güvenlik sistemlerini güçlendirme ve toplumsal davranışları etkileme kapasitesine sahip olduğu ölçüde devlet kapasitesinin de bir parçası hâline gelmekte. Bu nedenle yapay zekâ üzerindeki üstünlük geleceğin ekonomik ve jeopolitik gücünün önemli unsurlarından biri olarak görülmektedir.

Yapay zekâ rekabetinin en zor boyutlarından birisi de kuşkusuz ki etik alanda karşımıza çıkıyor. Bir teknoloji mümkün olduğu için kullanılmalı mıdır? Yoksa bazı teknolojik kapasitelere, güvenlik veya insanlık açısından sakıncalı olduğu gerekçesiyle sınır getirmek gerekir mi?

Özellikle gelişmiş yapay zekânın siber saldırılar, biyolojik araştırmalar, otonom silah sistemleri veya kritik altyapılara yönelik saldırılar için kullanılabilmesi bu soruyu daha da önemli kılıyor.

Burada iki farklı etik yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Birinci yaklaşım “önce güvenlik” anlayışına yakındır. Teknolojinin kapasitesi arttıkça risklerin de büyüyeceği ve bu nedenle geliştirme sürecinin belirli sınırlar içinde tutulması gerektiği savunulmaktadır.

İkinci yaklaşım ise daha çok “güvenli biçimde geliştirmeye devam etme” fikrine dayanmaktadır. Buna göre riskler nedeniyle teknolojik gelişmeyi yavaşlatmak stratejik rekabette geride kalmaya ve güvenlik açıklarının büyümesine neden olabilir. Bu nedenle çözüm teknolojiyi durdurmak değil teknolojiyi daha iyi kullanarak risklere karşı savunma kapasitesini artırmak olarak görülmektedir.

Yapay zekâ alanında hukuki düzenleme meselesi de kritik hâle gelmektedir. Çünkü geleneksel hukuk düzenleri sorumluluğu insanlara, şirketlere veya kurumlara bağlayan bir mantık üzerine kurulu. Oysa yapay zekâ sistemleri karar süreçlerine doğrudan katıldığında ortaya yeni sorular çıkmaktadır:

Bir yapay zekâ sistemi yanlış bir karar verdiğinde sorumlu kim olacaktır?

Bir algoritma siber saldırıyı mümkün kıldığında sorumluluk geliştiricide mi, kullanıcıda mı, sistemi işleten kurumda mı olacaktır?

Yapay zekâ tarafından üretilen bir içerik toplumsal bir zarara yol açarsa hukuki sorumluluk nasıl belirlenecektir?

Bu soruların henüz tüm dünyada ortak ve kesin cevapları bulunmamaktadır.

Bazı yönetim modelleri daha erken ve daha kapsamlı düzenlemeler getirerek yapay zekâ sistemlerini kayıt, denetim, etiketleme ve ön onay gibi mekanizmalara tabi tutmaktadır.

Bu durum önemli bir gerçeğe işaret etmektedir: Düzenlemenin varlığı ile düzenlemenin kapsamı ve niteliği aynı şey değildir.

Gelelim bize… Türkiye açısından bu rekabette en rasyonel yaklaşım iki güç merkezinden birinin teknolojik ve siyasi uzantısı hâline gelmekten ziyade kendi yapay zekâ kapasitesini geliştiren, ancak her iki tarafla da teknoloji, yatırım, araştırma ve güvenlik alanlarında işbirliği kanallarını açık tutan stratejik bir denge politikası izlemek olacaktır.

Çünkü yapay zekâ rekabeti ekonomik, güvenlik ve egemenlik boyutları da taşıyan uzun vadeli bir güç mücadelesine dönüşmektedir.

Türkiye bu nedenle öncelikle kendi veri, hesaplama altyapısı, nitelikli insan kaynağı ve yerli yapay zekâ ekosistemini güçlendirmeli ve kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltırken küresel bilgi ve sermaye akışından kopmamalıdır.

Bunun yanında yapay zekânın siber güvenlik, savunma, kamu yönetimi ve ekonomik kalkınma alanlarındaki fırsatlarından yararlanırken kişisel verilerin korunması, algoritmik şeffaflık, insan denetimi ve hukuki sorumluluk gibi alanlarda kendi kurumsal çerçevesini geliştirmelidir.

Böyle bir yaklaşım Türkiye’yi rekabetin pasif tüketicisi olmaktan çıkararak teknolojik kapasitesi, düzenleyici gücü ve stratejik özerkliği bulunan bir aktör konumuna taşıyabilir.”

     
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.