Savunma Analizi mi, Silah Kataloğu mu?
Savunma sanayii analisti olmak, silahların isimlerini ve teknik özelliklerini ezberlemek değildir.
Geçenlerde YouTube’da, savunma alanında önemli olduğu düşünülen bir kanalda Mısır Hava Kuvvetleri üzerine bir değerlendirmeye denk geldim. İzlerken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Savunma analizi yapmak gerçekten bu kadar kolay mı?
Çünkü anlatımda uçaklar, füzeler, menziller ve envanter rakamları peş peşe sıralanıyor. Teknik bilgi çok; fakat bunların stratejik anlamını sorguladığınızda ciddi problemler ortaya çıkıyor. Önünüze gelen platformun teknik özelliklerini okuyup kendisini “savunma analisti” ilan etmek başka, o platformun hangi stratejik ihtiyaç içerisinde kullanıldığını anlamak başka.
Mısır bunun güzel bir örneği. Evet, Mısır ABD’den F-16, Fransa’dan Rafale, Rusya’dan MiG-29M/M2 gibi farklı sistemler aldı. Bu çeşitlilik elbette lojistik, bakım, mühimmat ve entegrasyon açısından sorunlar yaratabilir. Ancak buradan doğrudan “toplama bir ordu” veya “işlevsiz hava kuvveti” sonucu çıkarmak, stratejik analiz değil, yüzeysel bir envanter okumadır.
Mısır’ın farklı tedarikçilere yönelmesi akademik literatürde de ABD’ye bağımlılığı azaltma, tedarik kaynaklarını çeşitlendirme ve Kahire’nin dış politika manevra alanını genişletme çabası olarak değerlendiriliyor. Yani burada yalnızca “her ülkeden silah toplamışlar” demek yerine, neden böyle bir tedarik politikası izlediklerini sormak gerekiyor.
Daha vahim olanı ise Su-35 meselesi. Mısır’ın Rusya’dan 24 Su-35 siparişi verdiği doğru. Fakat bu uçakların Mısır tarafından teslim alınıp operasyonel olarak kullanıldığını söylemek için ciddi bir kaynak gerekiyor. IISS’in değerlendirmesine göre Mısır için üretilen uçaklar Rusya’da bekledi ve teslimat gerçekleşmedi; daha sonra bu uçaklardan bazıları Cezayir’de görüntülendi.
Şimdi insan sormadan edemiyor: “Mısır bu uçakları kullanıyor” derken kaynak nerede?
Hangi teslimat kaydı? Hangi üs? Hangi uydu görüntüsü? Hangi resmî açıklama? Hangi güvenilir savunma veri tabanı?
Sipariş başka, üretim başka, teslimat başka, operasyonel kullanım ise tamamen başka bir şey. Bunları birbirine karıştırarak envanter yazmak, askerî analizden çok internette bulunan bilgileri peş peşe sıralamaya benziyor.
Tanker meselesinde de benzer bir yüzeysellik var. Mısır’ın küresel ölçekte uzun menzilli hava operasyonları için büyük bir tanker filosuna sahip olmaması elbette belirli bir sınırlamadır. Fakat Mısır’ın askerî stratejisini, dünyanın herhangi bir noktasına hava gücü göndermek zorundaymış gibi değerlendirmek de doğru değil. Mısır’ın temel güvenlik öncelikleri kendi sınırları ve yakın çevresindeki stratejik eksenlerdir. Üstelik son dönemdeki tatbikatlarda hava-hava yakıt ikmali eğitimleri de görülüyor.
“Pilotları zayıf” deniliyor. Peki neye göre? Yıllık uçuş saatleri nedir, BVR eğitimleri nasıl, hazırlık oranları ne durumda, tatbikat performansları nasıl, gerçek operasyon tecrübeleri ne gösteriyor? Bunlar ortaya konmadan “pilotlar zayıf” demek analiz değil, tahmin. Tahmini de kendinden emin bir ses tonuyla anlatınca gerçek haline gelmiyor.
MICA–Meteor meselesinde de aynı problem var. Mısır’ın Rafale’lerinde MICA kullanması ve Meteor’a sahip olmaması elbette tartışılabilir. Fakat füzenin katalog menzilini alıp buradan bütün hava kuvvetinin savaş kapasitesine hükmetmek, hava savaşını katalog karşılaştırmasına indirgemektir. Gerçek angajman; radar resmi, hedef bilgisi, irtifa, hız, angajman geometrisi, elektronik harp, veri bağı, seeker ve AEW&C desteği gibi birçok değişkene bağlıdır.
E-2 Hawkeye’ı değerlendirirken de aynı şey geçerli. Bir platformun daha büyük veya küçük olması, tek başına daha iyi veya kötü olduğu anlamına gelmez. Önemli olan radar, sensör, veri aktarımı ve komuta-kontrol kapasitesinin bütün hava harekât mimarisi içindeki rolüdür.
Mistral gemileri konusunda da platformun görevini anlamadan hüküm veriliyor. Mistral yalnızca “uçak gemisi” değildir; amfibi harekât, helikopter operasyonları, komuta-kontrol ve lojistik görevleri de vardır. Elbette yüksek tehdit ortamında savunma kapasitesi tartışılabilir. Ancak buradan “aldılar ama kullanamazlar” sonucuna atlamak, önce platformun ne için tasarlandığını anlamayı gerektirir.
Bütün bunlar aslında aynı probleme çıkıyor: Savunma sanayii analisti olmak, silahların isimlerini ve teknik özelliklerini ezberlemek değildir.
F-16’yı, Rafale’yi, Su-35’i veya MICA’yı bilmek teknik bilgidir. Strateji ise başka bir şeydir. Devlet neyi koruyor? Hangi tehdidi önceliklendiriyor? Hangi coğrafyada savaşacak? Kuvvetini hangi menzilde kullanmak istiyor? Tedarikçilerine ne kadar bağımlı? Lojistik ve mühimmat altyapısı nasıl? Komuta-kontrol sistemi nasıl çalışıyor?
Bunları sormadan yapılan şey stratejik analiz değildir.
Sanırım savunma alanındaki temel problem de burada: “Sanma” ile “bilme” birbirine karıştırılıyor.
Bir rakam buluyorsun, doğru sanıyorsun. Bir füzenin menzilini okuyorsun, gerçek savaş performansını bildiğini sanıyorsun. Bir uçağın sipariş edildiğini görüyorsun, teslim edildiğini sanıyorsun. Teslim edildiğini sanıyorsun, operasyonel olarak kullanıldığını söylüyorsun.
Oysa gerçek analiz, gördüğün şeyden çok görmediğin şeyi araştırmayı gerektiriyor.
Mısır’ın elbette ciddi askerî zafiyetleri tartışılabilir. Farklı tedarikçilerin yarattığı lojistik sorunlar, mühimmat ve bakım bağımlılığı, uzun menzilli operasyon kapasitesi gibi konular gerçek tartışma alanlarıdır. Fakat bir ülkenin zayıflıklarını göstermek başka, araştırmadan zayıflık üretmek başka.
Çünkü savunma analizi, envanterde kaç tane uçak olduğunu saymakla başlamaz.
O uçakların neden alındığını, hangi doktrin içinde kullanılacağını, hangi tehdide karşı tasarlandığını ve gerçekten ne kadarının operasyonel olduğunu araştırmakla başlar.
Silahların listesini çıkarmak kolay.
Asıl mesele, o silahların neden orada olduğunu anlayabilmek. yoksa “kahrol düşman al sana bombe” ciler çok bu ülkede…